Etiketler

, , ,

5.BÖLÜM-KAÇIŞ

Eve gitmedim. Kendi evimi başkalarına bırakmış pansiyonda bir oda tutmuştum. Bir yerde uzun süre kalmanın en kötü yanı da bu herhalde ilk girdiğiniz yerde neden buraya geliyorsun ki diyen bir surat ifadesi karşılarlar sizi. Neyse ki Neriman Hanım konuşmayı pek sevmiyordu da, sorular sormaz diye umut ediyordum, sorarsa da cevaplarını bilmiyordum zaten.

Annemle ilk kavgamızda, 12 yaşındaydım o zaman sanırım, buraya gelmiştim. Bu pansiyonun bahçesindeki çardakta ağlamaya başlamıştım. Neriman Hanım o zaman kırklarındaydı. “Neyin var senin” diye, aksilenerek gelmişti yanıma. Söylememiştim ona kavga ettiğimizi, O’da ikinci kez sormamıştı. Bana koca bir tabak börek, çilekli pasta yanında da vişne suyu getirmişti, o sırada da annemi aramış  “merak etmeyin burada Jülide” demiş. Değişik bir yapısı var Neriman Hanımın, aslında belki de tamda olması gerektiği gibi insanları konuşmak istemedikleri zaman rahat bırakıyordu.

Odamın anahtarını verirken “yine neden saklanıyorsun?” demesine karşılık verecek cevabım yoktu. Gülümsedim. İkinci kez sormadı.

Odam tam denize bakıyordu balkonumdan cesaret edipte atlarsan, on adım ilerisi denizdi.

Neden kaçıyordum yine?

Pansiyonun mutfağı ortaktı, bir demlik çay alıp odama çıkmayı planlıyordum. Neriman Hanım yine o güzel pastalarından yapmıştı. İster misin diye bile sormadan, bir hazır bir tabakta bana verdi, ilk defa güldüğünü gördüm.

“Ne kadar büyüdün” dedi.
“Annenle kavga etmişte buraya gelmiştin hatırlıyor musun? Ufacıktın.” Tabaktaki çilekli pastaya baktı ve “hala seviyorsun değil mi?” dedi.

“Evet, hala seviyorum” dedim. Geçmişten yanıma kalanlarda var demek ki hala hem de zorunlu olarak değil, sevdiğim için. Neler bırakmıştım geride? Bu kadar az yılda ne kadar çok şey yaşamış ve nelere darılmıştım? Daha yaşanacak yıllar vardı belki de ve yaşadıklarım yaşayacaklarımın yanında…

Hayal kurmayı ne zaman unutmuştum? Ne zamandan beri hayretimi kaybetmiştim? Bu söylendiği kadar kolay bir şey değil aslında. Hayretini kaybetmek; şaşıracak bir şey kalmaması demek hayatta ki bu acı bile hissettirmiyor insana. Babamın beni bu acı ile baş başa bırakması kendine tek kişilik bir kaçış seçmesi ile son bulmuştu hayret hissim. O kendini işi ile cezalandırıyordu. Çelişkilerle dolu bir süreç; çoğu insanın egosunu tatmin etme yolunu başarıyı seçiyordu kendini cezalandırmak için. Olanlardan sonra öyle bir soyutlamıştı ki kendini hayattan, tek başına harcayamayacağı kadar para kazanıyor ve bana kendi arkadaşlığı yerine hesabıma yatan banknotları yolluyordu. Görüşmek için bir bahane olarak elden bile vermiyordu. Annemin cenazesinden bir ay kadar sonra beraber bir yemek yemiştik; bana bundan sonra işlerinin oldukça yoğun olacağını, bu sırada görüşemeyebileceğimizi söylemişti. Ama bu zaman içinde ben zor durumda kalmayacaktım, bana tüm masraflarımı karşılayacak parayı yollayacaktı. Tam bir iş yemeği kıvamında geçmişti son görüşmemiz, sanki hayatımın geri kalanından muaf olabilmek için bana tazminat ödüyordu. Şaşkınlığım sanırım bir ya da iki gün kadar sürdü. Belki de geçmişi hatırlatacak şeyleri ne kadar çabuk hayatımızdan çıkartırsak o kadar çabuk kurtulabileceğimiz düşüncesiydi bunlara sebep olan.

Balkonda çayımı yudumlarken keşke bir iki görüntü gelse gözümün önüne ve ben biraz da olsa hayal kurabilsem diye düşündüm; en azından hayal kurabilsem…

Nasıl geçecekti bundan sonra ki hayatım acaba? Yaşadıklarımdan tek öğrenebildiğim buydu; bunun cevabı verilemezdi. Bazı soruların cevapları yoktu.

Peki, O neler yaşamıştı? Mahfi’nin soruları neydi? İlk akşam ne kadar inanılmaz gelmişti bana. O bilge, gizemli hali tavrı, sorularımın farkında oluşu onunda sorularının oluşu… o akşam sorularımın farkında olduğunu söylemesi, önce fark etsen yükünden kurtulamazsın demişti. O, ne zaman farkına varmıştı soruların? Önce mi, sonra mı? Neler sorularla karşı karşıya bırakmıştı onu acaba? Karısının gidişi mi? Kırmızı ile bağı bu muydu acaba; yani karısı kırmızı gül ve kırmızı şarap mı seviyordu? Belki de kırmızıyı sevmediği içindi bağı, benim kaçışım gibi.

Akın’dan kaçışımın da nedeni buydu belki de, annem onu öyle çok severdi ki. Bir gün beraberken, sanırım intiharından birkaç ay kadar önceydi; “bize bir şey olursa Jülide’ye iyi bak demişti” Akın’a. Belki bu nedenle hala yanımdaydı; sevgisinden değil de bir borçtan dolayı. Ne çok kavga ederdik onla o hemen bağırmaya başlardı, Allah’ım nefret ederdim bundan. İlk başta bu kadar etkilemiyordu gerçi, abimi kaybettikten sonra kavgalara tahammülüm kalmamıştı. İnsan birini kaybedince yanındakilere sarılmak yerine büsbütün kaybetmeyi seçiyordu.

morning-light

Sabahın en erken saatinde uykumdan uyanıp karşımda Neriman hanımı görünce epey korkmuştum. Neriman Hanım balkondan beni sandalyenin üzerinde uyuyor görünce gelmiş odama. Uyandığımda “ah be kızım yemişsin gecenin ayazını hasta olacaksın. İnsan nasıl uyur bütün gece sandalyenin üzerinde” diyordu. Yüzüne bakıyordum uykudan daha ayılamamıştım. Güldü. “Kalk da yatağına yat hadi biraz da orda uyu sen” dedi. Saate bakmayı akıl etmiştim nasılsa, saat daha altıydı. “Yok, çok olmadı sanırım uyuyalı. En son saate baktığımda dördü geçiyordu” dedim. Bir yandan da kalkmak için çaba harcıyordum. Neriman Hanım sesli sesli gülmeye başlamıştı, sanırım halim çok komikti ama ben bu sırada yatağa ulaşmıştım.

Kalktığımda saat on ikiyi geçiyordu. Her yerden bir sürü ses geliyordu. İnsanlar denize giriyor, güneşleniyordu. Sanırım çoğu günü yarılamıştı. Balkondan denize bakarken gülümsedim. Neriman hanımın gelip beni kaldırması geldi aklıma, annem… O’da aynını yapardı hep; ben hep bir yerlerde uyuyakalırdım O’da gelip kaldırırdı beni.

Balkondan aşağı sarktım sonra çocuklar gibi. Neşe değildi içimdeki. Özgürlük? Özgüven? Ya da alışmak? Hangisi bilmiyordum ama üzüntü de yoktu içimde, o birkaç akşam öncesinin karışıklığı bir başkasına aitti sanki.

Mahfi ne yapıyor acaba? O nerde kalıyor? Burada bir işi olduğuna göre bir de evi olmalı. Nerede oturuyor acaba? Neriman Hanım bilir sanırım, mahallemizin muhtarı. Ama bu nasıl sorulur ki? “Geçen akşam bizim ‘Aliş’in meyhanesinde içerken tanıştık, sonra buluştuk, şimdi ise onu merak ediyorum” nasıl denir ki?

Kahvaltı yapmaya çardağa indiğimde kimse yoktu, atıştırmak için bir şeyler söyledim ortalıkta dolanan ufaklığa. Beklerken denize girmek, eskisi gibi dalgalardan atlamak istedim; abimle yaptığımız gibi; sonra çıkıp bisiklete binmeli… Tostum ve kocaman bir kupada çayım gelmişti. Kupada çay, bu kesin Neriman Hanımın işi diye düşündüm.

Yüzümdeki gülümsemeyi hissettiğimde bu kadar hızlı bir değişimin normal olmadığını da biliyordum.

Denize girdim, bisiklete bindim, çeviri yaptım o gün ve onu izleyen dört gün. Bu sırada Neriman Hanımdan soranlara benim buradan gittiğimi söyleyeceğine dair söz aldım. Gözükmemek içinde pansiyonun plajında denize giriyor, dağ yolunda bisiklete biniyordum. Çevirileri de ya çardakta ya balkonumda yapıyordum. Çeviri yaptıkça rahatlıyordum, sanki ailesinin bırakıp gittiği bir çocuğu yetiştirir gibi davranıyordum cümlelere, onları bir başkası doğurmuştu ama ben yetiştiriyordum burada; iyi bir yetişkin ya da işe yaramaz biri olabilirlerdi elimden çıktıklarında; yani ya takdir edilir ya yuhalanırlardı. Takdir edilirlerse yeni çeviriler yapabilirdim ancak… İçime huzur doluyordu çevirirken yazıları. Sanki her çevirdiğim kelime ile birlikte hayatımda başka yerlere dönüyordu yüzünü.

5. Bölümün Sonu.

(Resim : Mark Spain)

Tuğba Makina

 

Reklamlar