7.BÖLÜM-BULMACA

Tam beklediğim gibi gelişiyordu aslında hayat. Çeviri yapmak, denize girip, bisiklete binmek; sadece oyalamıştı bunlar beni. Günler sonra kendime aynada baktığımda, tanıyamıyordum neredeyse. Her gün baktığım aynaya, uzun zamandır kendimi görmek için bakmamışım aslında. Yaşlılık mıydı gördüğüm? Yoksa yorgunluk mu? Tam emin değilim. Ama yaşıma ve yaşantıma uymuyordu. “Şimdi ne yapacağım ben?”, yeni farkına varıyorum, hep bu sorudan kaçmıştım. Ağızdan çıktığı kadar hafif değildi, ne yazık ki bu kelime.

26453Elimdekileri de mi kaybetmiştim? Arkadaşlarımı, Akın’ı, Mahfi’yi… Elimde tek kalan çevirilerimdi. Sorularımın cevapları bir çeviriden ibaretti belki de. Sonuçları tahmin edebilmek için olanları öyle bir çevirmeliydim ki, içinden sonuçlar çıkabilsin. Bir bilmece* değil bulmacaydı** aslında hayat. Hep bulunması gereken cevaplar vardı. Sanki tüm cevaplar karanlıktaydı. Tam karanlığın içinde bir ışık bulmuştum ki. Aydınlığa biraz başımı çıkarınca bana yol gösteren yeniden görmeme yardımcı olan ışığı unutmuştum. Karanlığa alışan insan ışığa ilk çıktığında gözleri kamaşır ve hiçbir şeyi göremez ya, tam olarak durumun ifadesi buydu sanırım.

Deniz mevsimi geçmiş sonbahar kendini hissettirmeye başlamıştı. Çevriler bitmişti. Yavaş yavaş tenhalaşmaya başlamıştı liman. Yalnızlığı iyi tanırdım ama kimsesizlik bilmediğim bir kavramdı. Kimsem yoktu sonunda. En son ihtimalimi de yok etmiştim; Mahfi de yoktu artık. Neden? Çünkü kaçtım. Kaçtım çünkü kalmak için cesaretim yoktu, yeni başlangıçlara cesaretim yoktu. Dönsem… Döndüğünde her şeyi bıraktığı gibi bulacağını düşünmesi değil miydi zaten insanoğlunun en büyük gafleti, bunu ondan bekleyemezdim, ne kadar tanıyorduk ki birbirimizi….

Artık dönme zamanı gelmişti asıl dünyama. Koltuğumun altında bir bulmaca dönecektim İstanbul’a. Biletimi ayırtmış, bavulumu toplamak için evime gitmiştim. Bavul toplamak hep rahatlatmıştır beni; istediğini yanına alma, istediğini ardında bırakma özgürlüğü. Sorunlarda katlanıp bavula konulabilseydi keşke.

Tam bunları düşünürken telefon çalmaya başladı. Ahizeyi kaldırmakla kaldırmamak arasında gidip gelirken, ahize kulağına dayanmış “efendim” derken buldu kendini Jülide. Karşı taraftan birkaç saniye gecikmeli “Jülide” dedi ses, aynı tonda devam ediyordu “neredeydin bunca zaman?”
“Mahfi… Sensin değil mi?”
“Evet benim Jülide”
“Buraya gelebilir misin?”
“Tabii ki”

Telefonu kapattığında içinde hiçbir duygu kıpırtısı yoktu. Sanki telefonu bekliyormuş da bu şimdi aklına gelmiş gibi bavulunu toplamaya devam etti.

Bavulun kapağını kapatırken veda edecek bile kimsem yok geride diye düşündü. Yalnızlık belki de şimdiye dek düşündüğünün aksine özgürlük demek değildi. Gülümsedi bir an, öyle acı bir gülümsemeydi ki yüzündeki, içinde hüzünle tebessümün can çekiştiği hissedilebiliyordu.

Kapı çaldığında bir gülümseme yayıldı tenine. Mahfi’ yi karşısında gördüğünde boynuna sarılmak “iyi ki geldin” demek geldi içinden ama yapmadı. “ Hoş geldin” diyebildi yalnızca. Mahfi’ nin sarılışı ise tamamlanmadan parçalanmıştı.

İkisi de geçen günlere dair bir şey söylemediler. “Biletimi ayırttım, İstanbul’a dönüyorum” dedi Jülide. Öyle zamansız ve öylesine kesin söylemişti ki bu cümleyi. Cümle kendine karşıdan bir tepki bekliyordu sanki. “Gitme” desin istiyordu ama bunu kim olarak? Nasıl isteyecekti? Bilmiyordu, önemi de yoktu zaten.

“ Hakikat sadece isimlendirilen değildir, isimsiz gerçeklerle dolu etrafımız. İsmi olanlardan tek farkı cüretleridir. İsmi olanlar elini kolunu sallayarak gezerken cümlelerde, zihinlerde; isimsizler manada dolanırlar” derdi üniversitede ki Şiir Hocası***.

“Gitme” dedi Mahfi, “ bu akşam değil…”. İtiraz etmedi, onaylamadı da. Bir ispat işte diye geçirdi aklından. Karşılıklı hareketleri, manada dolananların en güzel ispatıydı işte.

Telefon açıp bileti ileriki bir tarihe erteletti. Tarih yoktu.

* Bilmece: Bir şeyin adını anmadan niteliklerini üstü kapalı söyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayı dinleyene veya okuyana bırakan oyun.

** Bulmaca: Çeşitli biçimlerde düzenlenen ve düşündürerek, aratarak buldurmayı amaç edinen oyun.

*** Şiir Hocası: Filoloji bölümlerinde genellikle zorunlu ders olan “şiir” dersinin hocası.

7. Bölümün Sonu.

(Resim : Susan Lordi’nin heykeli)

Tuğba Makina

Reklamlar