2007 kışı, Cankurtaran…
Lapa lapa kar yağıyor, elimizde makinalar, tripotlar; üzerimizde kat kat kazak, mont, eldiven, atkı, bere ne ararsan; çekim yapmaya gitmişiz. Burnum kıpkırmızı olmuş, öyle soğuk ki. Tren yolunu çekiyoruz, kapıları çekiyoruz, ışığı ayarlamaya çalışıyoruz…

Sokak akşamdan kalmış, leş gibi alkol soluyor üzerimize; üstü başı pis içinde. Zaten bir serserilik var teninde, bunlarla birleşince garip bir gel-git yaratıyor insanda.

“Aman” diyoruz birbirimize, “dikkat!Burası “‘Can’kurtaran””; çingenler çıkıyor sokaklardan, meraklı teyzeler, elleri ceplerinde ağızlarında sigaralar “televizyona mı çekionuz coccuhlar” diyen amcalar.

Havası farklı sanki bu tenin; “uzak” ama “itici” değil. Seviyorum burayı, “çekilecek çok şey var burda” derken üç velet çıkıyor önümüze. “Gelin bakiim” diyor Özgür, sokağı çevirmiş gümüş levhanın karşısına geçiriyor çocukları. “Sizin fotoğrafınızı çekeceğiz” diyor. Kıkır kıkır gülüyor, birbirlerine sataşıyor, “durun bakayım” diyince her biri diğerini dürtüklüyor; ama dek durmak ne demek bilmiyor bu çocuklar. Kanları kaynıyor resmen, biz donarken, onlar böyle üzerlerinde incecik kazaklar, ayaklarında terlikler duruyorlar karşımızda.

Nineleri görüyor tek katlı kapısı açık evin kapısından, bir çığırıyor ki sormayın “Gelin burayaaa, neydiosunuz ordaaa!”. Bir yandan gözlemleyip güler, diğer yandan fotoğraf çekmeye çalışırken; karanlık odada bu görüntü yansıyor ilk bastığım fotoğraf kağıdına.

Ay Kadını’09

Reklamlar