Titreyen bir aynada yüzüme bakıyorum; hastalıklı bir ten, unutulmakla hatırlanmak arasında bir yerlerde sıkışmış bir geçmiş, ara sıra yüzümün tam olarak neresinde kendine yer bulduğunu anlayamadığım garip bir tebessüm ve her daim ağlayacakmış gibi duran ama hiç ağlayamayan gözlerim.

Geçen yıllar neler aldı bıraktıkları için? Bulması pek de kolay olmuyor aslında. İnsan gelenleri kolay saysa da gideni öyle kolay kolay telaffuz edemiyor. Hayatta muhasebe bir türlü tutmuyor; işin açığı, bilerek tutturulmuyor. Bir şeyler oturuyor düşüncelerin eteğine, tam da her şeyi anlatacakken; ne söyleyebiliyorsun o sıra ne de susabiliyorsun. Bu sırada insan “araf”ın neden varolduğunu anlıyor kelimeler arasında.

Herkes 365 günde bir yaş yaşlanmıyor. Bunu anladığında birkaç yaş birden yaşlanıyorsun. Anlamamak en iyisi sanırım.

Ölümlerin sırasının büyükten küçüğe doğru, doğrusal bir tarih anlayışıyla sıralanmadığını gördüğünde, zamanın gerçekten izafi olduğunu ispatlıyor aslında hayat kendi içinde.
Her baktığını, önüne dizilen yargılar yüzünden göremediğin yıllar geçip de, her baktığını gördüğün görüp de hiçbirine şaşırmadığın yıllar geldikçe anlıyorsun yaşamayı ve görmek mi daha iyi her şeyi yoksa görmemek mi cevabını veremiyorsun.

Sonunda, her kareyi sabitlemeyi seçip her daim gezerken fotoğraf galerilerini birileri, bazıları da her kareden bir galeri yapıp mecbur kalmadıkça gezmemeye özen gösteriyor. Yaşadıkça çekilecek fotoğraflar var çünkü.

Aynalar titrer de fotoğraflar titremez mi ellerinde insanın…

En net fotoğraflar ölümlerde çekilirken, acıda alınırken en yakın poz; en flu fotoğraflar düğünlerde çekilip en uzak poz oradan alınır hayatta. Ve insanoğlu gerçek yüzünü göstermemek için diğer insanoğullarına, en flu fotoğraflarından yapar albümleri aslında.

Ay Kadını – An (2008-2009)

Desteğini hiçbir zaman esirgemeyen arkadaşım Emre Küçükoğlu‘na teşekkür ederim.

(Fotoğraf: Erdal Kınacı-Bir Teselli)

Reklamlar