ARALIK KAÇIP GİDERKEN

Soğuklar iyice bastırdı, sokaklarda uzun süre kalamaz olunca, en iyisi ya güzel bir DVD ve battaniye, ya da sinema, sergi, tiyatro arasından seçim yapmak.

Sinemalarda bu hafta gösterime giren, James Cameron’ın bilimkurgu filmi “Avatar” bu sene bir çok ödülü topalayacağa benziyor. Kurgudaki bütünlük, oyuncuların performansları , makyajlar ve çekimler görsel bir şölendi. Bu tarzdaki filmlerin büyük handikaplarından olan, yanlış makyaj ve sahne montajlarında arka plandaki kaymalar, filmde bulunmamakla birlikte; Pandora (İnsanların ele geçirmeye çalıştığı başka bir dünya) ormanındaki canlıların görsel bütünlüğü harikaydı. Film, bilim insanlarının, insanların ve Pandora’daki canlıların DNA’larını birleştirerek oluşturdukları avatarlara, zihin gücü ile hükmederek Pandora’da ki hayatı keşfetmeye çalışmaları ile başlıyor. Araştırmaya destek veren askeri ve ticari kesimin ise Pandora’daki paha biçilemez madenin peşinde olması ile işler birbirine giriyor ve araştırmacıların Pandora’daki hayatları ile gerçek hayatları birbirine karışıyor. Filmdeki ince düşünce taşları da ayrıca hoşuma gitti; Pandora’yı “başka bir dünyadan” gelerek istila eden gücün başındaki Albay, istilaya karşılık savunma için yapılan saldırıyı terör olarak adlandırıyor; Avatar Jake Sully’nin Ewya’ya ettiği duada yardım isterken, burayı gök insanlarının istila edeceği ve sonunda buraya akın akın gök insanın geleceğini, burayı da yok edeceklerini, yeşili kalmayan dünyaya benzeteceklerini söylemesi; cımbızladığım kısımlardan sadece ikisi.

Sabancı Müzesinde 19 Kasımda başlayan ve 28 Şubata kadar açık olacak olan “Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul; Nam-ı Diğer Aşk” sergisini ziyaret edelim dedik geçen hafta. Bir Sabancı Müzesi hayal kırıklığını daha eklemiş olup sepetime, yoluma devam ettim serginin sonunda. Müzeden çıktığınızda “Nam-ı Diğer Aşk”ın tek anlamı İstanbul ve Venedik’in çağrışımından olsa gerek diyorsunuz, ya da yürek şeklinde çizilmiş bir Vedenik haritasından. Açıklamalardaki noktalama hataları, bir duvarda okuduğunuz cümlenin yarısını diğer duvarda bulmanız, sergilenenlerin yanlış ışıklandırıldığı için, tam ortasındaki parıltıdan göremediğiniz kısımlarını saymazsanız belki bir sergi gezdiğinizin farkına varabilirsiniz.

Sonunda yer bulmayı başarabildiğim “Sokrates’in Son Gecesi” oyununun, oyuncularının rahatsızlanması ile iptal edilmesi, seçitiğimiz oyun yerine, tiyatro kapısına kadar gitmişken payımıza düşeni izlememize neden oldu; payımıza düşen “Kral Dairesi”ydi. Oyunda, İstanbul’da bir otelde 3 ayrı çifte kiralanan bir kral dairesi ve yaşananlar anlatılmaya çalışılmış. Dialoğun pek az bulunduğu, oyuncuların çoğu maskeli olduğu için mimik göremediğimiz oyunun konusu da pek çekici gelmeyince, sonuç ilk kez, bir tiyatro oyununu zaman kaybı olarak görmem oldu diyebilirim.

Candan Erçetin’in yeni albümü “Kırık Kalpler Durağında” geçen hafta piyasaya çıktı. Albümde birbirinden güzel parçalar var, ama içlerinde öyle bir parça var ki, Candan Erçetin’i tebrik etmemek elde değil; albümdeki “Ninni” parçası. Şarkıyı benimle paylaşan arkadaşımın da söylediği üzere, şarkı “Türkiye’nin kısa bir tarihi” sanki. Dinlemenizi tavsiye ederim.

Aralık kaçıp gidiyor, yeni bir yıla girmemize az kaldı. Bir gün dönümü hayatımızda ne kadar fark yaratır; savaşlar azalır mı, açlık-evsizlik-AIDS sorunları çözülür mü, yoksa o gün döndükten sonra açıklanan yeni bilançolarla iyice artar mı bu sorunlar? Dünyayı kenara atalım kişisel hayatımızda bir şey değiştirir mi? Bir gün dönümü, daha güvenilir insanlar, daha ahlaklı bir iş ortamı, dürüst bir aşk getirir mi bize? Bilmiyorum ama umarım bu kadar kötü şeyin içinde “yalnız ruhlarımızı” beslememiz için daha güzel filmler, yazılar, oyunlar, sergiler çıkarır önümüze…

Gün dönümünüzün hayatınızı değiştirmesi dileğiyle.

Güzel pazarlar,

Tuğba Makina.

Reklamlar