“Lâl oldum!
Lâl oldum!
Ya rabb!
Lâl oldum kendime
Lâl oldum içime
Lâl olmuş dillerin ardında
İhanetin eskitemediği bir umut vardır”

Murat Çelik

Koca bir adam gövdesi sallandı, o an dünya sarsıldı. Dengesini kaybetti. Ne kadar olduğu kestirilemeyen bir süre, andan uzun dalgalandı zamanın iki ucunda. Bir anın içinde dünya zamanını kaybetti.

Çığlıklar atmak, cevabını duymadan devamını sormak, tükürmek, içinde biriken irini dışarı atmak istedi bedeni. Gözleri açıldı. Dudakları atıldı. Kulakları açtı bütün yollarını, geleceklere.

Tükürmek istedi gözleri gördüklerine, ama tam yerlerinden çıkacakken, atılıp gözlerin isteklerini yerine getirmek istedi aşığı olan dudaklar. İmkansızlığından olsa gerek, gözleri buseleri ile yakmanın hayalini kurardı onlar. Her hayalin sonu ölümdü oysa onun yolunda; onulmazlığından, dokunulmazlığından. Fakat felaket karşısında dudaklar da gördü, aşk yolunda ölüm, cahil bir çocuğun düşüydü. Gerisin geri içeri çekilip, dişlere batırdılar kendilerini sonunda, intihar ettiler. Ölmek kolay değildi; kurtuldular ama kana boğdular her yeri. Ağzı kanı tattı; içine küstü, geçit vermedi kimseye o andan sonra. Elleri kurtarmaya çalışırken ağzını, gözlerle karşılaştı. Saklamaya çalışsa da kendini, olanların suçunu üstlenip, içe döndü gözleri.

Bağırmaya başladı kulakları, boğuldu akabinde, olanlar karşısında ne yapacağını bilememenin aczi ile sustu sonra. Susup pus oldu. Safralar akıttı gözler, kan kustu kulaklar, koparılmış bir dille salyalara boğuldu ağız. Sonunda akıtacak safra, kusacak kan kalmadığında, dil öbür yarısına bağlandığında, birbirlerine dönüp baktılar yeniden; hiçbiri eski o değildi. Kıvrımları, dokuları değişmiş, haritaları el değiştirmişti.

Her ses zerresini alıp yakalayacak, yakalayıp mananın içine atacak, kudretli bilge oldu kulak.

En uzak mesafeyi görecek, görüp okuyacak, okuduğunu yansıtacak, evliyalığa erdi göz.

En ateşli hastalık anlarında bile kıvrılıp kalacak, sabırla bakacak, izleyecek, dinleyecek, tadını alacak, bir peygamber oldu dil.

Birbirlerine dönüp baktılar yeniden; hiçbiri eski o değildi. Kıvrımları, dokuları değişmiş haritaları el değiştirmişti.

Acılarına sarılmayı, sarılıp kıymetini bilmeyi öğrenmişlerdi; zira hayat acıları unutturacak acılara gebeydi.

Koca bir adam gövdesi sallandı, o an dünya sarsıldı. Denge bozuldu, irinler kaynadı, kanlar fokurdadı yeniden, ama bu sefer hiçbiri yerinden kalkmadı.

Koca bir adam gövdesi sallandı; küçücük bir kız çocuğu, kocaman ellerinde veda etti saflığına, adamın.

Tek tek yoldu saçlarını, özenle, tek bir tel kalmayana dek.

Tek tek yoldu kaşlarını, özenle, dişi olduğu göze gelmeyene dek.

Sonra, elini attı iki bacağının arasındaki o derin kuytuya; doğurganlığını yoldu tırnaklarıyla. Çekip çıkarttı rahmini. Elinde suçlu suçlu duran et parçasına baktı. Sustu. Doğuramadığı çocuklarının niyetine bağrına bastı rahmini.

Koca bir adam gövdesi sallandı, dünya sessiz kaldı…

Ay Kadını’08

Reklamlar